İran bir kez daha sokaklarda: Arif Keskin ile söyleşi

03.01.2026 medyascope.tv

3 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. İran kaynıyor. Yaklaşık bir haftadır İran'ın değişik kentlerinde insanlar sokaklarda. Acaba neden oluyor, ne olabilir? Bütün bunları Türkiye'nin önde gelen İran uzmanlarından araştırmacı Arif Keskin'le konuşuyoruz. Arif Bey, merhaba.
Arif Keskin: Merhaba Ruşen Bey.

Ruşen Çakır: En son sizinle Haziran ayında İsrail'in saldırılarının ardından konuşmuştuk. Orada da İran'da bir altüst oluş yaşanır gibi oldu ama kısa sürdü. Biraz da dış müdahale etkisiyle ortalığı karıştırıyormuş görünmek de istememiş olabilirler ama bu seferki sanki biraz farklı. Şöyle sormak istiyorum: Devrimin neredeyse 50. yılı olacak, İslami rejimin. Sürekli İran'da birtakım protestolar oluyor. Birtakım halk hareketleri, gençlik hareketleri ve her seferinde "Acaba rejim ayakta kalabilecek mi?" diye soruyoruz ve rejim ayakta kalıyor. Tarih tekerrür mü edecek yine?
Arif Keskin: Yani aslında bugünkü şeylere bakıldığında, yani bugünkü gösterilerin genişliğine, coğrafi alanlara bakıldığında; eğer bu çerçevede kalırsa biz yönetimin devrilme, yani rejimin devrilme tartışmasını başlatamayız. Yani aslında "Rejim devriliyor." diyemiyoruz. Çünkü şu anda protesto gösterilerinin coğrafi alanına baktığımızda, yani nerede yoğunlaştığına baktığımızda; evet çok önemli yerler, çok değerli, onları konuşuruz ama stratejik bir kırılma, yani rejimin devrilmesi gibi stratejik bir rejim kırılmaya yol açacak. Şu an itibarıyla söylüyoruz. Yarın ne olur, o ayrı bir konu. Ama şu an itibarıyla o noktada değil. Bakıyoruz mesela; evet İran'ın önemli bir bölümüne yayılmış durumda ama genellikle baktığımızda büyük kentlerde yok, daha çok ilçelerde yoğunluk var. O nedenden dolayı mesela ben sürekli o isimleri verdiğimizde de birçok kişi o isimleri bile duymamış, duymuyor. "Neresi bura?" diyorlar. Diyelim ki mesela Tahran, Meşhed, İsfahan, Şiraz, Tebriz gibi çok büyük kentlerde biz kitlesel bir hareket görmüyoruz. Belki Tahran'da bir hareketlilik başlayabilir, o ayrı. Daha çok ilçelerde, daha çok taşrada yoğunlaşmış durumda ve bunun merkeze, yani Tahran gibi yerlere, büyük kentlerde etkinliği elde etmediği takdirde şey değil. Mesela İran'da 1500'e yakın kent var, yani kent ismiyle söyleyebileceğimiz kabaca. Şu an itibarıyla 80'e yakın yerlerde kendisini gösteriyor. Onun dışındaki yerlerde böyle bir şey göremiyoruz.

Ruşen Çakır: Başlangıç ama Tahran'da pazar değil mi, kapalı çarşı? Yanlış mı hatırlıyorum?
Arif Keskin: Evet, Tahran'da pazarda var. Pazarda belli bir grevler var ama bu toplumsal anlamda topluma, sokağa yansımış değil. Evet sokaklarda hareketlilikler var yani şey olarak ama biz o şeyi görmüyoruz. O nedenden dolayı aslında bunun en iyi değerlendirmesi önümüzdeki günlerde daha net anlaşılır. Yani önümüzdeki günlerde bunun Tahran'a hangi boyutlarda gireceği veya büyük kentlere gireceği konusunda. Ama bugüne kadarki şeyine baktığımızda "Rejim devrilir." anlamında buna böyle bir şey yüklemek kolay olmaz. Ama önemli olan şu ki; bu protesto gösterileri hem protesto gösterisinin taşıyıcıları hem konjonktür, iç ve dış politika açısından bakıldığında rejimi devirmeyecek şeyi de bir tarafa bırakırsak başlı başına kritik bir anlam ifade ediyor. Çünkü bu gösteriler diğer gösterilerden farklı olarak İran'ın bir tür istikrara, İran'ın toplumsal desteğe, halk desteğine, bütünlüğe ihtiyacı olduğu bir dönemde gerçekleşiyor. Çünkü İran şu anda hangi bir durumdadır? Ne savaş ne barış dönemindedir. Yani İsrail vuracak mı vurmayacak mı? Amerika vuracak mı vurmayacak mı? Bu tartışmalar ciddi bir biçimde sürüyor. Böyle bir dönemde böyle bir toplumsal protesto İran yönetiminin pozisyonunu her anlamda zayıflatıyor. Ve bu anlamda bakıldığında aslında konjonktürel olarak çok hayati anlam ifade ediyor.

Ruşen Çakır: Peki burada şeyi sorabilir miyim? Şimdi daha önceki protestolar mesela kadın meselesi, öğrenciler falan gibi daha toplumsal nedenlerle oluyordu benim hafızamda kalanlar. Bu direkt ekonomiyle ilgili bir şey. Yani hayat pahalılığı, enflasyon, paranın değerinin düşmesi gibi herkesi yakından ilgilendiren bir şey. Siz İran'ı, özellikle rejimin tarihini yakından bilen birisi olarak bu ilk kez karşılaşılan bir durum mu? Daha önce de böyle büyük ekonomik krizler ve ekonomik krizlere protesto olayına tanık olmuş muydu rejim?
Arif Keskin: Aslında bu olayın temel çıkış noktası ekonomi olsa da sonra evrildi. Ama İran protesto tarihine bakıldığında, İran'da iç protestolar politik, siyasi amaçla gerçekleşmedi. Yani İran'da özellikle Rafsancani döneminde biz ilk evresine tanık oluyoruz. Rafsancani döneminde, yani 1989-1997 arasında orada ekonomik sebeplerle protestolar yaşandı. Protestoların politik mahiyet kazanması reformcularla birlikte 1997'den sonra oldu. 1997'den sonra aslında ekonomik, bürokrasi, idari nedenlerden dolayı protestolar vardır Rafsancani döneminde. Örneğin biri "Ben eyalet olmak istiyorum." diyordu, izin vermiyorlardı; ona göre protestolar yaşanıyordu. Ama 1997'den sonra bu tür ekonomik nedenler ikinci plana itildi ve politik gösteriler daha da üstünlük kazandı. Ama 2015'ten sonra politik gösteriler geriledi ve 2017'de yine ekonomik gerekçelerle gösteriler başladı. Hatta ilk 2017 ve daha sonra "Aban" olarak bilinen akaryakıt nedeniyle ayaklanma oldu. Bunlar yoksul kesimin ve İran'ın işçi hareketinin destek verdiği, yoksul kesimin katıldığı ve yine de taşranın en güçlü olduğu gösterilerdi. Yani aslında bu da bir kırılma anıydı. Onun üzerine tabii ki Ukrayna uçağının düşmesi ve ardından Mahsa Amini'nin ölüm protestoları geldi. Orada da yeniden bu ekonomik gerekçeler ikinci plana itildi; politik, ideolojik, hayat ve toplumsal yaşam daha öne çıktı. Şimdi ama son dönemde yeniden ekonomik gerekçeler; yani son dönemdeki bütün yorumlar bundan sonra protesto gösterilerinin maişetle ilgili olacağını, hayat pahalılığıyla ilgili olacağını, ekonomiyle ilgili olacağını zaten İran devletine yakın analizciler de söylüyorlar. Yani doğal olarak aslında bir tür bir döngü içerisindeyiz biz. Protestolar ekonomiden başlıyor, politik şeylere dönüyor, yeniden ekonomiye dönüyor. Böyle bir çarkın içindeyiz. Ama esas olan ekonomik sebeplerle başlayan protestonun tabanı, amacı diğerlerinden biraz daha farklı oluyor.

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir şey var. Şimdi siyasi protestoyu bastırmak bir yerde mümkün olabiliyor da ekonomik anlamdaki protestoları bastırabilmek için öncelikle ekonomide birtakım iyileşmeler gerçekleştirebilmek gerekiyor. Ama anladığım kadarıyla İran'ın ekonomisindeki sorunlar çok ciddi yapısal sorunlar. Bu özellikle yaptırımlarla filan tetikleniyor. Ama mesela geçenlerde bambaşka bir olay, su sorunu yaşandı İran'da değil mi? Bunların hepsi aslında bir yerde rejimin ya da devletin birtakım şeyleri artık çözemediği gibi bir imaj yaratıyor. Açıkçası İran'ın bu ekonomik meseleleri Merkez Bankası başkanını değiştirerek falan çözebileceği bana çok gerçekçi gelmiyor.
Arif Keskin: Aslında doğru bir çerçeve çiziyorsunuz. Yani aslında biz ekonomiden bahsettiğimiz zaman zaten bu sadece bir metodolojik soyutlamadır. Yani toplumda şöyle bir durum var: Toplumda İran'da hiçbir sorun rejimin kimliğinden bağımsız olarak görülmüyor. Yani buna ekonomi de dahil, başörtüsü de dahil; hepsi rejimin kimliğinin bir ürünü olarak görülüyor. Yani aslında temel problem bu. İsterse ekonomide sorun olsun, isterse su sorunu olsun, ister zorunlu tesettür sorunu olsun; hepsini rejimle ilgili ve doğal olarak sistemsel bir sorun olarak görüyor. Yani burada mesela "Şu bürokrat değişsin, şu geçsin, şu gelsin." olarak algılamıyor. Yani aslında ekonomik sorun, İran'da yaşanan ekonomik sorun; İran'ın dış politikası, iç politikası, devlet yapısı, ideolojik kimliği, devletin kurumsal yapısı, asker-sivil ilişkisi, İran yönetiminin dinsel-mezhepsel kimliği, İran devletinin çoklu kurumsal yapısı, çok kurumlara sahip olma özelliği gibi çok girift bir sorunun bir parçasıdır. Yani insanlar açsa, ekonomik politikanın yanlışlığına sadece ona bakarak yorumlamıyor. İnsanlar açsa, yoksulsa veya esnaf bir şey satamıyorsa bunu dış politikadan iç politikaya, Hamaney’den tüm seçim süreçlerine kadar tümünü bunun bir unsuru olarak görüyor. Yani İran'da şu anda Ruşen Bey şöyle bir bilinç oluşmuş, bu bilinç şudur: Ne sorun varsa, ne sorun yaşıyorsak sorunun temel nedeni İran İslam Cumhuriyeti adıyla kurulan rejimin sistematik bir sorunudur, onun ürünüdür. Biz bunu yaşıyoruz ve doğal olarak o değişmediği takdirde, o sistemde bir değişiklik olmadığı takdirde bu sorunlar yaşanıyor. Bu bilinç de uzun zaman dilimi içerisinde oluştu ve gerçekleşti. Diyelim mesela siz de bir dönem yakından tanıklık ettiniz; mesela reform hareketi 1997-2013 yılları Muhammed Hatemi dönemi... Orada toplumun belki bir bölümünün reforma bir umudu ve beklentisi vardı değil mi? Ama şu anda öyle umut da yok, öyle bir beklenti de söz konusu değil.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda, şimdi geçen Haziran’da yaşanan İran'a yönelik İsrail saldırıları, ABD'nin tutumu... Şimdi tekrar Trump bir açıklama yaptı. İran'a saldırabileceklerini söyledi, göstericilere bir şey yaparsa falan diye. İran'an da cevap geldi. Şimdi ‘‘dış güçler’’ diyelim Türkiye'nin tabiriyle; dış güçler böyle bir şeyi tekrar rejim değişikliği olayını gündeme getirebilirler mi? Getirirlerse bu rejimin lehine mi olur?
Arif Keskin: Yani şöyle bir durum var, aslında biraz önce konuşmanın başında da söyledim; konjonktürel olarak bu gösterilerin anlamı diğer gösterilerden daha farklıdır. Yani bu gösteriler öyle bir evrede gerçekleşiyor ki Ruşen Bey, İran iç siyaseti aslında sadece İran'ın iç siyaseti değil, tam anlamıyla uluslararası politikanın bir malzemesine dönüştüğü bir dönemde gerçekleşiyor. Ben sizin o yayında da söyledim bir dönem. Bana göre İsmail Haniye'nin öldürülmesiyle birlikte İran'ın iç siyaseti açıkçası İsrail'le olan ilişkilerine, Orta Doğu ile olan ilişkilerine, Amerika ile olan ilişkilerine doğrudan bağlanmış oldu. Eskiden şöyle bir şey vardı; Orta Doğu'da politika üretiyordu, bu içeriye pek fazla yansımıyordu. Ama şimdi tam anlamıyla tam terstir. Yani İran iç siyaseti uluslararası politikanın bir malzemesine dönüşmüş ve böyle bir dönemde bu protestolar gerçekleşiyor. Bu protestolar başka bir anlam daha ifade ediyor İran açısından. İran ne diyordu: "Saldırırsanız halk benim etrafımda kenetlenir." Halkın rejimin etrafında kenetlenmesi iddiası var. Ama bakınız; İsrail'in saldırısından çok uzun bir zaman geçmeden halk sokaktadır. Halk bunun ne anlama geldiğini biliyor. Halk biliyor İsrail ve Amerika ile İran yönetiminin ne yaşadığını ama bunu umursamadan sokağa çıkıyor. Bu hangi algıyı oluşturuyor? Bu şu algıyı oluşturuyor ki; dış baskı ve hatta saldırılar İran rejiminin etrafında halkı kenetlemeye bir zemin oluşturmuyor. Demek ki "Saldırırlarsa İran birleşir" tezi çürüyor. Bu da İran açısından, yönetim açısından çok da hoş bir süreç değil. Bakınız gösteriler başladıktan sonra, sizin söylediğinizde de var, Trump'ın dili ciddi bir biçimde sertleşti. Trump "Daha önce vurduğumuz gibi yine de vururuz." dedi. Bu defa doğrudan bir askeri müdahale tehdidinde bulundu. Ama şöyle düşünelim Ruşen Bey; Hamas'ın İsrail'e saldırmadığı o Ekim’den önceki yıllara, birkaç yıl önceye geri döndüğümüzde Trump veya Amerika başkanı böyle bir açıklamada bulunabilir miydi? Bulunmazdı. Neden? Çünkü derdi ki "İran'a dokunursan Orta Doğu'da canımız yanar. İran çok tehlikelidir, risklidir." Yani aslında zamanla şöyle bir durum oluştu: İran Orta Doğu'da gücünü kaybetti, Orta Doğu'da zarar veremeyecek bir ülke olarak görülüyor. Kendi içerisinde zayıfladı, 12 gün savaşta çok ciddi bir darbe aldı. Toplumla sorun yaşıyor, ekonomisi kötü. Böyle bir noktada Trump için bu bir fırsattır. Trump ne yapıyor? Trump ciddi bir biçimde İran'ı aşağı alıyor. Bana göre Trump'ın o açıklaması İran İslam Cumhuriyeti'nin devlet olma vasfını sorguluyor. Ona bir örgüt gibi, ona bir mahalli yönetim modeli gibi "Bunu, şunu yaparsan sana saldırırım." şeklinde yaklaşıyor. 1979'dan sonra İran İslam Cumhuriyeti'nin yöneticilerinin hayal etmeyeceği bir aşağılamayla karşı karşıya kalıyorlar ve doğrudan bir tehdit anlamında. İran kendisini dünyaya dokunulmaz bir ülke olarak sunuyor ama gelinen noktada buraya doğru itilmiş durumda. Şimdi böyle bir dönemde bu protestolar gerçekleşiyor. Bu protestolar çizdiğim çerçeveden bakıldığında; İran, İsrail, Amerika ilişki denklemine bakıldığında İran yönetiminin aleyhine, İsrail ve Amerika'nın lehine olan bir tabloyu oluşturuyor. Ama bu tablo şu anlama gelmiyor: Yani oradaki protesto gösterilerini dış mihrak yaptı, onlar oluşturdu, onların beslemeleri... Bunlar doğru şeyler değil. Bunlar İran İslam Cumhuriyeti rejiminin bir propagandasıdır. Bu gösteriye katılanların kimlikleri de ortada, yaşları da ortada, oldukları yerler de ortada; politik ve ideolojik sürecin çok dışında olan gruplar. Ama böyle bir konjonktürün içerisinde gerçekleşmesi nedeniyle hayati anlam taşıyor ve bana göre çok büyük etkileri olacak.

Ruşen Çakır: Şunu da sorabilir miyim? Belki ben çok taktığım içindir ama şu ana kadar Kürtlerin bahsi pek geçmiyor. Ama Kürtlerin İran'da bayağı bir örgütlü olduğunu biliyoruz ve birtakım silahlı örgütlenmeleri de var. Her ne kadar rejime saldırmıyorlarsa da; malum Orta Doğu deyince, mesela Suriye deyince — Irak artık değil de — akla Kürtler geliyor. Yarın öbür gün İran'ın iyice karışması durumunda bir "Kürt kartı" gibi bir şey çıkabilir mi birilerinin elinde?
Arif Keskin: Yani şöyle bir şey söyleyeyim; aslında İran'da Kürtler, İran genelinde etki üretebilecek bir güce sahip değiller. Nüfus olarak da sayı olarak da... İran'daki Kürtler bölgesel bir etki, yani kendi yaşadıkları coğrafyada etki üretebilirler. Mesela Mahsa Amini protestolarında İran’daki Kürtlerin etkisi, merkezi grupların, diğer grupların o davayı ve kaygıyı kabullenmesiyle gerçekleşti. Yani şimdi şöyle bir durum var; Kürtler, İran siyasetinde merkezdeki diğer gruplarla birlikte olduğu takdirde Tahran'ın siyasi kaderinde rol oynayabilirler. Yoksa tek başlarına sadece kendi bölgelerinde bir etki üretebilirler ve bunu da kolayca bastırabilirler. Mesela 1979'dan sonra da zaten bu yapıldı. Buradaki temel mesele şudur: Şu anda Kürtlerin veya sadece Kürtlerin değil; şu anda mesela İran'daki Türkler de devrede değil. Bunun en önemli nedeni Pehlevilerin devrede olması. Yani Pehlevinin isminin ortaya gelmesi siyasal sürecin en önemli unsurlarından birisidir Ruşen Bey. Belki bu protesto gösterilerinden sonra en fazla bunu konuşacağız. Aslında Pehlevilerin gündeme gelmesi; İran'daki muhalefetin, protesto gösterilerinin, İran İslam Cumhuriyeti'nin kaderi dahil her şeyi yeniden tartışmaya açıyor. Pehlevilerin isminin gelmesiyle birlikte Türkler, Araplar, Beluciler, Kürtler çok da rahat hareket edemeyebilirler, bu sürece dahil olamayabilirler. Çünkü 1979 dönemi öncesine, yani Pehleviler o radikal Fars milliyetçiliğine geri dönüş yapmak istemezler. Bu nedenden dolayı bu defa protesto gösterilerinin haritasına da baktığımız takdirde daha çok Şiraz, İsfahan gibi belli coğrafyalarda yaygınlık gösteriyor. Belucistan da Zahidan da cuma günü şey yaptı ama ona rağmen hâlâ belli alanlara girmiş değil. Şöyle bir durum var; Pehlevileri İsrail de destekliyor, Amerika da destekliyor ve bir yönüyle de aslında İran İslam Cumhuriyeti'ne alternatif olarak sunuyorlar. Pehlevilerin bu şekilde alternatif olarak sunulması, ki bu gösteriler sürecinde de kendisini gösterdi, bir yönüyle İran’da cumhuriyetçileri, solu – ben sol derken daha geniş anlamda Marksistleri kastediyorum – ve Türk, Kürt, Arap, Beluç gibi bütün sistemden rahatsız olan grupların işini daha da zorlaştırabilir. Bunları hatta bu protesto sürecine uzun süre de yabancılaştırabilir. O nedenden dolayı aslında İran sorunu Pehlevilerin daha fazla görünür olmasıyla birlikte bambaşka bir noktaya evriliyor.

Ruşen Çakır: Peki son olarak şunu sormak istiyorum: Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan... Yani bakıyorum, yok gibi. Yani İran bu kadar gündemde, Pezeşkiyan bir şey yapamıyor mu, yapmıyor mu? Ona alan mı açmıyorlar ya da zaten kapasitesi bu mu? Yoksa ben mi yanılıyorum? Görmüyorum yani. Yaptığı birtakım açıklamalar görüyorum ama bunlar yaşanan olayların ciddiyetine uyumlu açıklamalar değil sanki.
Arif Keskin: Haklısınız. Aslında bu, Mesud Pezeşkiyan'ın kişiliğinden daha çok İran'ın kurumsal bir sorunudur. Yani İran'da kriz dönemlerinde cumhurbaşkanı krizi yönetecek kişi değil. Şu anda bütün bu alanlarda sorumlu kurumlar belli. Yani İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi böyle dönemlerde yetki alıyor. Bu da zaten doğrudan liderin kontrolünde. Mesela Tahran'ın güvenliğinden Devrim Muhafızları sorumlu ve doğal olarak Devrim Muhafızları da cumhurbaşkanını dinlemiyor. Bu ona bağlı değil. Gösterileri bastırmak için güvenlik güçlerinden Devrim Muhafızları’na kadar uzanan bir halka var. Burada da cumhurbaşkanının pek fazla bir yetkisi yok. Aslında İran’da kurumsal olarak cumhurbaşkanı zayıf bir pozisyona itilmiş durumda. Mesela daha önceki süreçlerde de biz bunu görüyorduk. Mesela daha önceki protesto gösterilerinde de cumhurbaşkanları pek fazla söz sahibi olamıyorlardı. Yani mesela biz çok önceden de gösterilerde tanıklık ettik ama o dönemde de yine biz hükümet yetkililerini pek fazla duymadık. Çünkü böyle alanlarda yetkiyi sahipleri devralıyor ve doğal olarak cumhurbaşkanı veya bakanlar veya diğerleri ikincilleşiyor. Bu aslında İran yönetiminin kurumsal olarak, kimlik olarak en önemli sorunudur. Bana göre eğer Mesud Pezeşkiyan'a bıraksalar, Pezeşkiyan'ın tarzı bu değil. Büyük ihtimalle Mesud Pezeşkiyan diyaloğa açık, konuşarak, böyle bir tarz benimsiyor; onun kişiliğine o uygundur. Ama bu tarz İran'ın güvenlik aygıtının tarzı değil. Çünkü İran'ın şöyle bir tezi var: "Zafer korkutmaktadır." Korkutuyorsan zaferi elde edebilirsin. Korkutarak zafer kazanabilirsin. O nedenden dolayı güvenlik doktrini korkutma üzerinedir; diyalog kurarak gönül kazanarak değil. Bu nedenden dolayı da Mesud Pezeşkiyan'ın söylemi de kişiliği de zaten bu doktrine uygun değil. O nedenden dolayı zaten Mesud Pezeşkiyan'a bir alan açmazlar. Ona böyle bir fırsat da vermezler. Çünkü o dokuya uygun değil kişilik olarak. Ama diğer taraftan kurumsal anlamda da cumhurbaşkanlarının böyle dönemlerde böyle durumları var. Mesela gazetelerden tutun da televizyonlara — zaten bir tane resmî televizyon var — YouTube kanalları da dahil olmak üzere, kitapların çıkıp çıkmayacağına kadar ne varsa doğrudan başka birileri sorumludur ve cumhurbaşkanı orada çok fazla şey de değil. Hatırlarsanız sizinle de konuşmuştuk. Geldiğinde bir sürü vaat ve ümit verdi. ‘‘İnternet yasaklarını kaldıracağım’’ dedi. ‘‘Şunu yapacağım’’ dedi. Ama şu anda ‘‘İnternet yasaklarını tek başıma kaldıramıyorum’’ diyor. Çünkü internet yasakları cumhurbaşkanının elinde değil. Başka bir kurumda. Kültür konuları başka bir kurumda, güvenlik başka bir kurumda, ekonomi başka bir üst kurulda ve doğal olarak aslında hükümet farklı kurumlar tarafından kuşatılmış bir vaziyette ve yetkilerin önemli bir bölümü üst kurullara devredilmiş durumda. Diyelim ki mesela İran Devrim Konseyi kültürle ilgili bir karar aldı, ki bu hükümetin üstünde. Hükümetin onu değiştirebilecek olanağı yok ki anayasal olarak. Yani o nedenden dolayı İran kurumsal anlamda dünyanın başka bir yerine hiç benzemiyor. Çoklu kurumlar var ve bu çoklu kurumların görevi dağıtılmış görülüyor. Çok yere dağıtılmış görülüyor ama yetkiler belli bir yerde konsantre olmuş. Kimde konsantre olmuş? Sorumluluğu olmayan, görünürde görünmeyen, görünürde hesap vermeyen, kim olduğunu bilmediğimiz kişiler. Onlar süreci idare ediyorlar. Bizim gördüğümüz kişilerin hiçbirisi... Mesela ben hiç unutmam bunu, Muhammed Hatemi diyor ki: "Gittiler İsfahan'ı şey yaptılar. Ben yalvardım. Benim sözümü dinlemediler." O zaman dünyayla anlaşmış, İsfahan nükleer şeyi çalışmayacak. Bunu söyleyen cumhurbaşkanı. Cumhurbaşkanı yalvarıyor, sözünü dinlemiyorlar. Yani bu ne demek? Birileri var orada, biz görmüyoruz. Vitrinde yok. Sorumlu da değil ama yetki orada.

Ruşen Çakır: Arif Bey nasıl toparlayalım? Bekleyelim görelim demekten başka bir şey yok herhalde İran için. Ama sık olmaya başladı bu gösteriler. Yani Cumhurbaşkanı da değil, İran'daki devlet, bizdeki eski tabirle İran'daki derin devlet bir şeyleri yönetmekte iyice zorlanıyor. Ama sizden anladığım, şu hâliyle büyük şehirler olayın içine aktif bir şekilde dâhil olmazsa geçici bir dalga olarak görüyorsunuz sanki.
Arif Keskin: Evet. Şimdi şöyle bir durum, sıklaştı diyoruz ya, gerçekten çok sıklaştı protestolar. Bu protestoların sıklaşması çok farklı şeyleri bize gösteriyor. Şunu net olarak biz şu anda söyleyebiliyoruz: İran toplumunda çok farklı sorunlar var ve bu sorunlar öngörülen yöntemlerle çözülebilir değil. Çözülmüyor da. O nedeninden dolayı her defasında farklı bir sorun sokağa taşınıyor. Bir defa tesettür taşınıyor. Yarın su vesaire ve bu, farklı bir toplumsal süreci beraberinde getiriyor. Bana göre bir tür protesto toplumu oluşmuş İran'da. Yani protesto toplumu. Bu protesto toplumundan da kastım şudur: Yani yasal mecralarla sorununu çözemiyor. O nedenden dolayı bir sorunu derinden hissettiği takdirde sokağa taşıyor ve sokakta hesaplaşıyor. Tabii ki yine de çözemiyor ama sokağa taşıyor. O nedenle dolayı tam anlamıyla protest bir ilişki var ve bana göre bu ilişki modeli de belli bir süre sonra görülecek ki İran yönetiminin lehine değildir yani. Ama ben yine de bu protestoların sonucuna bakıyorum. Ben Mahsa Amini protestolarında da söyledim. O zaman da söyledim. İran toplumsal olarak değişiyor ve Mahsa Amini protestolarından sonra da kadınlar İran sokaklarında ne kadar rahatladılar. Bu protestoları da o hâlde görüyorum. Ben bu protestonun da İran rejimini devirmese bile çok farklı sonuçları olacağını düşünüyorum. Biraz önce bazılarını söyledim. Bence bunu biz kırılma olarak, bir başlangıç olarak, belli tartışmalar açısından başlangıç olarak görebiliriz. Hatta bu rejimi devirmediği takdirde bu protestolar Hamaney'in, Devrim Muhafızları’nın, biraz önce söylediğim o görünmeyen, yetkiyi elinde bulunduran grubun orada kalmasını kolaylaştırmayacak, tam tersine zorlaştıracak bir sürece giriyor. Zorunlu olarak bir karar verme aşamasına gelmeleri gerektiği anlamına geliyor. Onların karar vermeleri gerekiyor aslında. Kritik bir karar noktasına itecek bu protestolar.

Ruşen Çakır: Çok sağ olun Arif Bey. Çok sağ olun. İran, İran'da neler oluyor, neler olabilir? İran konusunu Türkiye'de en iyi bilen isimlerden araştırmacı Arif Keskin'le konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
11.01.2026 Halep’te yaşananlar Türkiye’deki çözüm süreci hakkında bize neler öğretti?
10.01.2026 Suriye’de kim terörist, kim değil?
09.01.2026 Halep’teki çatışmalar Türkiye’yi neden çok yakından ilgilendiriyor?
08.01.2026 Muhalif bir milletvekili niçin AKP’ye transfer olur?
07.01.2026 “İç cepheyi tahkim” edelim de kiminle, nasıl yapacağız?
06.01.2026 Maduro’ya üzülmeli miyiz?
05.01.2026 Venezuela'dan sonra sıra nerede? | Ahmet İnsel değerlendiriyor
05.01.2026 Boğaziçi direnmeye devam ediyor hâlâ!
04.01.2026 Venezuela dersleri: “İç cepheyi tahkim”in ciddiyeti ve aciliyeti
04.01.2026 Erdoğan’ın uçağına hangi gazeteciler binebilir?
11.01.2026 Halep’te yaşananlar Türkiye’deki çözüm süreci hakkında bize neler öğretti?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı